ÇOCUĞUN DUYGUSAL GELİŞİMİ

PDFYazdıre-Posta

        Heyecan, "organizmanın bütünüyle uyarılması", "bedenin tümüyle yaptığı yaygın faaliyet" ya da "belirli bir uyarıcıya(stimulus) bedenin global tepkisi" şeklinde tanımlanabilir.

Sevinç, sevgi, öfke, kıskançlık gibi kavramların hepsi birer heyecan ifadesidir. (Çocuk Psikolojisi)

Duygu ve heyecanlar bireyden bireye farklı düzeyde değişebilen, genel uyarılma durumlarıdır. Fiziksel olarak da ölçülebilen bu durumlar, başkaları tarafından gözlenebilen davranış ifadelerini içerir.

Duygu; Belirli nesne, olay yada kişilerin bireyin iç dünyasında uyandırdığı izlenimlerdir. Aynı zamanda bireyin yaşamında, bir canlanma hareketlenme anlamına gelmektedir.

İnsan, hayatı boyunca çevreden gelen uyarıcıların etkisiyle çeşitli duyguları yaşar. Birey sosyal çevre ile etkileşim içindeyken az ya da çok haz ve elem duyguları içindedir.

Çocukların fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarının karşılanması ya da karşılanmaması onlarda bazı duyguların oluşmasına neden olur.Yaşamın ilk günlerinde altı değiştirilen, karnı doyurulan bebek haz duyar. Ancak büyümeyle birlikte sadece fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması haz duyması için yeterli değildir. Çocuk; annesinin kucağında olmak, sevilmek, okşanmak, annesinin sıcaklığını hissetmek ister.

Görüldüğü gibi duygular, birey olmanın en önemli unsurudur. Bütün insanların, yeni doğmuş bebeklerin bile duyguları vardır. Sosyalleşmenin olabilmesi için duygular temel rolü üstlenir. Bu yüzden duygular, yaşama uyum sağlama fonksiyonlarıdır.

Belli bir uyaran karşısında genellikle güdü ve değerlerle ilişkili olarak belirip çoğu kez süreklilik ve tutarlılık gösteren, heyecandan daha zayıf bir uyarım biçimidir.

Çünkü, kişilik gelişiminin nöro biyolojik, bilişsel, duygusal yönlerini, nesne ilişkileri özelliklerini, yaşam sorunları, engellenmeler ve çatışmalarla baş etmek için geliştirdiği uyum ve savunma düzeneklerini biyo, psiko sosyal bir bütünlükle insanda nöro biyolojik gelişimin en hızlı olduğu dönemler doğumdan önceki aylar ile çocukluğun ilk yıllarıdır. Bu yıllar aynı zamanda nöro gelişimsel açıdan insan yavrusunun dıştan ve içten gelen olumlu, olumsuz uyaranlara ya da maddelere karşı en duyarlı olduğu dönemlerdir. Olumlu uyaranlar ve besilerle çocuğun beyin gelişmesi ve buna koşut olarak deviminsel, bilişsel duygusal gelişmesi normal sınırlar içinde sürer gider.

Bu dönemlerde olumsuz maddeler(beslenme veya alkol gibi) ve uyaranlarla (sevgisizlik, temel ihtiyaçlardan yoksun kalmak, güvensizlik gibi) karşılaştıkça beyin gelişmesinde ve buna bağlı bedensel-ruhsal gelişmede büyük aksaklıklar ortaya çıkabilir.

Örneğin; Bebeklik ve ilk çocukluk yıllarında biyolojik ve ruhsal gereksinimlerin doyurulması ile birlikte giden haz, engellenmesi ile birlikte giden acı, çocukta duygusal tepkilerin ilk ayrımlaşmış belirtileri sayılabilir.(Frik Erikson)

Bebek kendisine haz ve acı veren uyaranlar karşısında genellikle bütün bedeni ile tepki gösterir. Örn; doyurulunca uyuması, aç bırakılınca ya da ağrılı bir uyaranla karşılaşınca çırpınması ve ağlaması biçiminde tüm organizmasının tepki göstermesi gibi...

Çünkü bebeklik ve ilk çocukluk yılları doğal dürtülerin hemen doyurulması, gereksinimlerinin hemen giderilmesi çocukların en başta gelen beklentisidir. 01-02 yaşlarında kimi uyaranları algılayarak ayırt edebilme yetileri olsa bile, henüz dürtülerini bekletebilecek, erteleyebilecek gücü kazanmamıştır.

Birinci yaşın sonuna doğru kas ve devinim dizgesi hızla gelişerek(ayağa kalkma, yürüyebilme) anne kucağından çevreye doğru uzanması yatay ve bağımlılıktan; dikey ve devinimli özerk geçişin ilk adımlarıdır. Aynı zamanda da büzgeç kasların olgunlaşmasıyla da her iki tuvaletini de isteğe bağlı yapabilmesidir ki; böylece birbirine karşıt iki istek, iki eğilim(isterse tutar, isterse yapar) ortaya çıkar. Bu karşıt iki eğilim arasında çocuk artık seçim yapabilme özelliğini de kazanmış olmaktadır.

Tam da bu durumda, insanoğlu için yepyeni bir yetinin gelişmesiyle de istemek ya da istememek, yapmak ya da yapmamakla da özerklik duygusu kişiye bir seçim yapabilme gücünü de kazandırmış olmaktadır. Tam da bu evrede, dışarıdan yapılacak denetim ve öğretiler, çocuğun seçim yapabilme yetisini aşırı uçlara götürmeyecek biçimde güven verici olmalıdır. Bu güven duygusunun baş mimarı da anne veya anne yerine geçen kişiyle doğrudan ilişkileridir.

Çünkü 02-06 yaş arası çocuğun önemli gelişmeleri dönemidir ki, Duygusal Tepkilerin ayrışması da bu döneme denk gelir.

Oyun dönemi olan, devinim dizgesi(motor sistem) üzerinde de egemenlik kuran çocuk çevresinin çapında genişleterek konuşabilmesi, ilişkiler kurabilmesi çevrenin daha anlamlı biçimde genişlemesinde büyük yer almaktadır.

Piaget'nin dediği gibi çocuk; "Bene dönük"(ego santrik) bir durumdan "topluma dönük"(sosyo santrik) bir duruma doğru hızla ilerlemektedir.

Bu ilerleme sayesinde çevreden ve başka insanlardan ayrı bir kişi olduğunu kavrayan çocuk, artık kendi kişiliğine bir biçim verme yolunda denemelere ve araştırmalara başlamaktadır ki, kendisine de sağlanan güven ve özerklik duygularına koşut olarak yavaş yavaş çevresini de keşfederek çevre üzerinde de denetim gücü kazanmış olmaktadır.

Bu amaçla da kendi bedenine, cinsel ayrılıklara ve genellikle çevrede olagelen her şeye karşı derin, bitmek bilmez bir soruşturma ve öğrenme eğilimi gösterir.

Bunun için bu döneme de, sorma- bilme tutkusu dönemi de denir.

Bu duygunun yeterince gelişmesi, sürdürülmesi ve zenginleşmesi anne- babanın tutumlarıyla yakından ilgilidir. Çünkü motor dengenin düşüncenin kişisel, toplumsal ilişkilerini benlik kavramının evde, okulda ve toplum içindeki uyumun daha belirginleştiği dönemdir ki, cinsiyette uygun rollerinde belirlenmesi bu dönemde kesinleşir.

Çocuğun öğrenme tutkusunun en yüksek olduğu bu dönemde çocuğu bastırmamak, öğrenme duygusuyla girişimci, atılgan ruhunun geliştiğine katkı sağladığı gibi;

İlgisizlik, bastırmak, korkutmak, suçlamak, cezalandırmak gibi olumsuz davranışlar çocukta aşırı çekingen güvensizlik, değersizlik duygularına neden olacağı içindir ki, her alanda girişim kısıtlılığı yaratacaktır.(Ruh sağlığı/Prof.Orhan Öztürk)

O halde her anne baba sadece çocuk dünyaya getirmekle ebeveyn olunamayacağını bilmesi çocuğun duygularının denetimsiz olarak yansıttıkları için anne babanın onların duygularının kontrol edebilmeleri noktasında takındıkları tutumun çok önemli olduğunu bilmelidir.

Anne baba bu durumda kızmalı mı, bağırmalı mı, ilgisiz mi kalmalı yoksa onun içinde bulunduğu dönemi bilerek onu anlayarak mı tepki göstermeli?..

Örn; Çocuk neşe, öfke, üzüntü, kıskançlık gibi duyguları ham olarak ortaya koyarlar. Hatta duygu geçişlerini de çok hızlı oldukları gibi çökkünlük, taşkınlık, öfke gibi duygusal tepkileri uzun süreli de sürdürebiliyorlar.

Tam da burada, çocuklar hangi duygusunu ifade ederse etsin ana babanın tepkisi; onun varlığının kabulüyle davranışlarını anlayıp, sevgi bilinç ve sabırla onlara duygusal iç rahatlıkla ve duygusal güvenle rahat ilişki kurmalarını sağlayarak, onun yaratıcı olan egosunu bastırmadan, duygusal tarafını insani yönüyle zenginleştirerek, onun içinde acımasız, karamsar ve öfkeli bir iç zorba yaratılmamasıdır.

Çocukla iletişim; gelişim evresinin tüm bileşenleriyle karşılıklı sevgi temelli öğretici, eğitici dürüst ilişkilerle empatik ilişkiler kurup sürdürebilmesi halinde çocuk yetişkinliğe giden yolda olgunlaşabilir. Aksi takdirde çocukta korku duygusu hakim olur ki;

KORKU duygusu da, öfke, inatçılık, kıskançlık, saldırganlık duygularını anne- babanın temas iletilerinin biçimi ve içeriği çocukta kabul veya red duygusunu oluşturur.

Buradan hareketle de bireyin yetişkin yaşamında duygularını yerinde veya yersiz yönetebilme becerisi veya yönetememe beceriksizliğini bu şekilde öğrenmiş olacaktır.Çünkü insan oğlu her türlü duyguyu bebeklikten itibaren anneyle olan ilk iletişimden öğrenmiş olurlar.

Onun içindir ki; bebek ve çocukların korku duygusu bir tehlike karşısında duyulan tepkidir. Organizmayı koruma içgüdüsüne bağlıolarak ortaya çıkar ve gelişir. Birey, organizmanın tehlikede olduğunu hissettiği anda

korkmaya başlar. Çocuk, korktuğu anda bazı tepkilerde bulunur. Bunlar korktuğu şeyden kaçma, çığlık atma, gözlerini kapatma, olduğu yerde sinme veya ağlamaktır. Korkuların temelinde yatan, güvensizlik duygusudur. Bu nedenle çocuklar, korktuklarında siner, kaçar ya da annelerine sarılırlar. Güveni çocuğa sağlayacak kişiler öncelikle anne-baba ve çevredeki diğer yetişkinlerdir. Bu nedenle anne-babanın çok sert olması ya da dayak atması çocukta korku yaratır. Anne babadan ayrı düşme, ortalıkta kalma korkusu çocuğun güvenini sarsar, tedirgin eder.

Korkuların büyük çoğunluğu, öğrenme sonucu ortaya çıkar. Öğrenme, yaşantı ve yanlış yönlendirmelerle bağlantılıdır. Yetişkinin, çocuğun yanında korku ve kaygılarını belirtmesi çocuğun onu hissetmesine neden olabilir.

Korkunun oluşumu çevredeki koşullara, uyarıcının veriliş biçimine geçmiş yaşantılara o andaki fizyolojik ve psikolojik durumuna bağlıdır. Zekâ cinsiyet sosyoekonomik statü, sosyal ilişkiler, fizyolojik koşullar, kişilik yapısı korkunun çocukta oluşmasını etkileyen faktörlerdir.

Korkunun Nedenleri:

  1. Çocuklarda güven duygusunun kazandırılmamış olması
  2. Çocuğun sevgi ve şefkatten yoksun olarak büyümesi
  3. Çocuk yetiştirmede baskıcı ve otoriter tutumun tercih edilmesi
  4. Tehditlerle çocuğu yönlendirmek, "yemeğini yemezsen seni doktora götürüp serum taktıracağım" gibi
  5. Çocukları soyut ya da somut şeylerle korkutmak
  6. Aile içinde şiddet olaylarının yaşanması, şiddet ve korku içeren filmlerin izlenmesine izin verilmesi
  7. Korkunun Önlenmesi
  8. Korkuya neden olan etmenleri ortadan kaldırılmalıdır.
  9. Yetişkinler çocuklarına örnek teşkil edeceğinden korkularını onlara belli etmemelidir.
  10. Çocukların korkularıyla alay edilmemeli, korktuğu şeyle karşı karşıya getirmeye çalışılmamalıdır.
  11. Çocukların korku filmleri izlemesine izin verilmemelidir.
  12. Çocuğa aşırı baskı uygulanmamalıdır.
  13. Çocuğa fiziksel cezalar uygulanmamalıdır.
  14. Korku, eğitim aracı olarak kullanılmamalıdır.
  15. Çocuğa güven duygusu kazandırılmalı, sevgi ve şefkat gösterilmelidir.

ÖFKE, herhangi bir isteğin engele uğramasından dolayı ortaya çıkan olumsuz duygudur. Bu olumsuz duygu karşısında çocuk gerilir, kendini sıkar, dişlerini gıcırdatır, tepinir, ağlar etrafa saldırır veya küskünlük tepkisi gösterir.

Öfke, yaşla birlikte paralel olarak artmaktadır. Üç yaşına kadar çocuklar en çok oynadığı oyuncağın elinden alınması ya da oyunundan alıkonulması, temizlik, yemek yeme, tuvalet eğitimi, odada yalnız bırakmak, uyku, giyinme, soyunma gibi durumlarda öfke tepkisi gösterir.

Üç yaşından sonraki dönemde öfke küskünlükle ifade edilir. Öfke nedenleri daha çok sosyal olaylardır. Bu dönemde çocuklar arkadaşlarına, konulan kurallara, annesine, kardeşlerine öfkelenir. Böyle durumlarda anne-baba olarak sürekli yasaklar koymak, nedenini açıklamadan her şeye kızmak çocuğu daha da fazla öfkelendirir. Öfkeyi ortaya çıkaran nedenler arasında anne-baba tutumları önemli bir yer tutmaktadır.

Erken çocukluk döneminden okul çağına geçişte öfke uyandıran durumlar artar. Yaptığı herhangi bir faaliyete son verdirilmesi, sürekli tenkit edilmesi, akranlarıyla kıyaslanması, sık uyarı ve tembihlerde bulunulması çocuğu öfkelendirir. Bu tepkilerini çevrelerine yansıtırken küçük çocuklara göre çok daha fazla kontrollüdürler.

Çocuğun Öfkesini Önlemek Için Yapılması Gerekenler

  1. Çocuğun temel gereksinimleri zamanında karşılanmalı.
  2. Öfkelenen çocuğun dikkati başka yöne çekilmeli.
  3. Çocuğa fiziksel ve yersiz cezalar verilmemeli.
  4. Ebeveynler öfkelenerek çocuğa örnek olmamalı.
  5. Çocukların öfkeleriyle alay edilmemeli.
  6. Çocukların onurunu kıracak davranışlardan kaçınılmalı.
  7. Çocuğun isteklerinin neden engellendiği anlayacağı dilden açıklanmalı.
  8. Çocuğun her istediği şey yerine getirilmemelidir.

İNATÇILIK, geçerli ve makul neden olmadan çocuğun verdiği kararda dayatmasıdır. İnatçılık, çocuklarda en çok 3-6 arasında görülür. Bu dönemdeki inatçılığın nedeni, benlik duygusu ve bağımsızlık bilincinin gelişmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu yaşlarda çocuklar, varlığını ve düşüncelerini kabul ettirme çabası içinde olduklarından inatçılık tepkileri de doğaldır.

7-12 yaşlarında çocuk için ikinci bir inatçılık dönemi başlar. Bedensel ve duygusal gelişimindeki farklılıklar hızlı bir gelişim gösterir. Çocuk, gelişime ayak uydurmakta zorluk çeker. Çevredekilerin kararsız ve tutarsız davranışları çocuğu inatçılığa iter. Bazen çocuk, bazen de yetişkin tavırlarıyla kendisini birey olarak kabul ettirme çabasına girer.

Çocukluktan erinliğe geçiş döneminde yetişkinlerin isteklerine karşı gelirler. Kurallara uymadıkları gibi kendi kurallarını kendileri belirlemek ister ve yetişkinleri eleştirirler. Hem çocuklukta hem de erinlik döneminde karşılaşılan inatçılık tepkileri yetişkinler tarafından anlayışla karşılanmalı, olumsuz eleştiriler yerine onlara değer vererek doğru iletişim kurmaya çalışılmalıdır.

Çocuğun Inatçılığını Önlemek Için Yapılması Gerekenler

  1. Çocuğun ihtiyaçları, zamanında karşılanmalıdır.
  2. Çocuk kızgın ve sinirli olduğu anlarda, tartışmaya girilmemelidir.
  3. Çocuğun her istediği engellenmemelidir.
  4. Çocuk yetiştirmede baskıcı tutuma yer verilmemelidir. Yetişkinler tehdit ve zor kullanarak çocuklara isteklerini yaptırmamalıdır.
  5. Yetişkinler, kardeşler arasında kıskançlığa sebebiyet verecek davranışlardan kaçınmalıdır.
  6. Çocuğa dayak atılmamalı ve şiddetli cezalardan kaçınılmalıdır.
  7. Çocuğa bağımsızlık duygusu kazandırılmalıdır.

KISKANÇLIK, her yaşta görülebilen ve temel nedeni üstün olma olan bir duygu hâli olarak tanımlanır. Sevgi ya da herhangi bir şeyin paylaşılmasına katlanamama sonucu duyulan his ve tepkilerdir.

Kıskançlık; insanın yapısında varolan, şiddetine göre olumlu veya olumsuz etkileri olan bir duygudur. Örneğin okul başarısının kıskanılması ve aynı başarıyı elde etmek için çaba gösterilmesi olumlu bir duygu olarak kabul edilirken, arkadaşının ya da kardeşinin herhangi bir eşyasına sahip olamadığı için zarar vermesi olumsuz bir tepki olarak kabul edilir.

Yeni doğan bebekte kıskançlık tepkisi yoktur. Ancak bir yaşındaki çocuk, annesinin kucağında başka bir bebek gördüğünde kıskançlık tepkisi verir. İlk çocukluk döneminde ebeveynlerin ilgisinin başkalarına yönelmiş olması çocukta kıskançlığın oluşmasına neden olur. Bu dönemdeki kıskançlığın nedeni, fazla ilgilenilmemesi ve

yeterince sevgi gösterilmemesidir.

Erken çocukluk döneminde kıskançlığın en belirgin şekilde ortaya çıkmasının nedeni, yeni bir kardeşin dünyaya gelmesidir. Nedeni ise genellikle anne ya da babaların bilinçli ya da bilinçsiz ayrımcı yaklaşımlarıdır.

İlköğretime başlayan çocukta kıskançlık duygusu azalmaya başlar. Çocuğun sosyal çevresinin değişmesiyle birlikte kıskançlık duygusunda da değişmeler olur. Bu dönemde kıskançlık duygusunu daha önce yaşayan çocuk, bu defa kıskançlığını başarılı, lider özellikli, popüler, arkadaşları ve öğretmenin sempatisini kazanmış olan sınıftaki arkadaşlarına çevirir.

Yaşın ilerlemesiyle birlikte kıskançlık tepkileri, doğrudan dolaylıya doğru bir gelişim gösterir. Kıskançlığın sebebi ve tepkisi genellikle psikososyal etkileşim ortamıyla çocuğa yöneltilen uyarımlara bağlıdır. Gerekli önlem alınmazsa kıskançlık nedeniyle çocukta tırnak yeme, parmak emme, alt ıslatma, içine kapanma gibi davranış bozuklukları görülür.

Kıskançlığın Önlenmesi Için Yapılması Gerekenler

  1. Çocuğa sevgi ve ilgi gösterilmeli
  2. Aile, çocuklar arasında ayrım yapmamalı
  3. Yeni bir kardeşin dünyaya geleceği fikrine çocuk alıştırılmalıdır.
  4. Doğum sonrasında bebekle ilgili bazı işler, (beslenme, temizlik gibi) kontrollü bir şekilde çocuğa yaptırılmalı.
  5. Çocuklar birbirleriyle kıyaslanmamalıdır.
  6. Anne ve baba, büyük çocuğa da zaman ayırmalıdır.
  7. Okul döneminde öğretmen, kıskançlığa sebebiyet verecek davranışlardan kaçınmalıdır.

Kıskançlığın nedenleri araştırılmalı, gerekli tedbirler alınarak giderilmeye çalışılmalıdır.

SALDIRGANLIK, çocuğun olumsuz duygularını bastırmayıp çevresindeki eşyalara veya başkalarına zarar vermesidir. Saldırganlık, engellenme duygusuna gösterilen bir tepkidir. Bu tepkinin oluşmasında anne-baba tutumlarının etkisi ilk sırada yer alır.

Çocuğun davranışlarının sık ve gereksiz yere engellenmesi, temel ihtiyaçların zamanında karşılanmaması, çocuğa dayak atılması, aile içi şiddete tanık olması, çocuğu sık cezalandırmak, çocuğu dinlememek, davranışlarını eleştirmek, alay etmek anne-babaların çocuk eğitiminde görüş birliğinde olmamaları saldırgan davranışlara neden olur.

Saldırganlığın Önlenmesi Için Yapılması Gerekenler

  1. Saldırganlığın önlenmesi için öncelikle çocuğa sevgi ve şefkat gösterilmelidir.
  2. Çocuğa güven duygusu verilmeli ve güvenli bir ortam hazırlanmalıdır.
  3. Çocuğun temel ihtiyaçları zamanında karşılanmalıdır.
  4. Çocuğa fiziksel ceza uygulanmamalıdır.
  5. Çocuk şımartılmamalıdır.
  6. Çocuğun olumlu davranışları ödüllendirilmelidir.
  7. Ebeveynler saldırganlık davranışında çocuklara örnek teşkil etmemelidir.
  8. Çocuğu saldırganlığa iten nedenler ortadan kaldırılmalıdır.
  9. Çocuğa enerjisinin boşaltacağı oyun ortamı sağlanmalıdır.

DUYGUSAL GELİŞİMİN DİĞER GELİŞİM ALANLARIYLA İLİŞKİSİ İSE;

Gelişim bir bütündür ve bu nedenle herhangi bir alandaki gelişim diğer alanları da etkiler. Çocuğun diğer gelişim alanlarındaki problemleri duygusal gelişiminde de etkilidir.

Zihinsel yönden yaşına göre gelişim özelliği gösteren çocuk, duygusal tepkilerini çevresindekilere yansıtır. Çocuk, öğrenme ve deneyimine bağlı olarak tepkiler geliştirir.

Fiziksel gelişimi normal olan çocukta duygusal gelişim de normaldir. Fiziksel olarak

normal görünen, istediği gibi hareket eden çocuk mutludur. Özürlü çocukların hareketlerinin

kısıtlanması, duygusal problemlere neden olur ve davranış bozuklukları ortaya çıkabilir.

Duygusal gelişimle sosyal gelişim birbirinden ayrı düşünülemez. Çocuk iyi bir

duygusal gelişim gösteremezse ebeveynleriyle, kardeşleriyle, arkadaşlarıyla iyi iletişim

kuramaz; çevreye uymakta zorluk çeker. Çocuğun dili doğru kullanmasında duygusal gelişim etkilidir. Doğru ifade, çocuğun duygularını çevreye anlatmasını ve çevreyle olumlu sosyal iletişim kurmasını sağlar.

Sonuç itibarı ile çocuklarımızın Duygusal olgunluk geliştirebilmeleri için unutulmaması gereken iki önemli öneriden bahsedecek olursak;

Birincisi, duygusal gelişimde ilk olarak çocuk anne ilişkisinden yatay ve dikey olarak aile ve toplumla kurulan karşılıklı dürüst ve empatik ilişkiler sayesinde ancak duyguların olgunlaşabileceği;

İkincisi ise, bir yetişkinin duygularındaki sert ve ani çıkışları kontrol edebilme becerilerinin de yaşamın ilk evresi olan çocukluk döneminde kazanıldığının ve bu kazanımın mimarının ise anne olduğu unutulmamalıdır. Örneğin; yaşamımızın kişilik mimarı olan anneler, zaman zaman her gelişim dönemindeki çocukları için, çocuğunun çok zeki olduğunu ancak çocuk gibi davrandığından şikayetçi olurlar. Bu davranışın nedeninin ise çocuğun, her gelişimsel döneminin sorumluluğuna paralel sosyalleşerek, duygularıyla başa çıkmayı öğrenemediklerini çocuklarına konduramadıkları gibi, kendi payına düşen kısmını da ne yazık ki göz ardı ederler.

Sonuçta da duygusal açıdan olgunlaşamayan bireyin tıpkı voltajı düşük aletler gibi davranışlar sergilediğinde de iletişim bozukluğuyla başlayan mutsuzlukların yaşanması kaçınılmaz olur. Buradan hareketle anne babalara tavsiyem, çocuklarına karşı tutum ve davranışları; onlardaki duygusal sistemi ya diri tutacağını ya da çökerteceğinin bilincinde olmalarıdır.. Buradan bakarak;

Allahın emanti olan çocuklarımızı, her türlü duygusal hasarlardan koruma duyarlılığıyla ana-babalık yapabilmektir. Saygılarımla,

Zekiye ÇAPAN