BİREY ‘den TOPLUMA GİDEN YOL

PDFYazdıre-Posta

Büyüklerimizin davranışlarından anladığımız şudur ki, onların hayattaki yaşam girdileri bizim yaşadığımız modern çağla benzerliklerinin olmadığıdır

. Neden mi? çünkü; onlarda kendileriyle ve diğer insanlarla ilişkilerinde küresel çağın yarattığı maddeye dayalı güç ''öncelikler'inde ve ''önemler'inde'' yoktu. Onlar için insana ve insanlığa değer üreten sevgi, saygı ve samimiyete dayalı öncelikler ve önemler vardı. Dolayısıyla yetişmenin ilk istasyonunda ki bu insani rezervin iyi bireyler yetiştirmiş olduklarını kendi ana-babalarımız dan olmak üzere, çevremizdeki büyüklerinde davranış kalıplarını görerek, yaşayarak büyüdük.

Bugün ki aile tutumlarıyla kıyasladığımda, büyüklerimizde ki aile bilincinin kolektif bir akılla ve sevgiye dayalı bir duyguyla, iç dünyalarının daha sağlıklı beslenip geliştiğini bugün içinde yaşadığımız dünya şartlarında daha iyi görüp değerlendirmekteyim. Dolayısıyla insanın iç dünyasının dış dünyasının lokomotifi olduğunu da bu vesileyle daha iyi müşahede etmekteyiz. iyi bir insan olabilmenin öncelikli yolu iyi bir birey olmaktan geçtiği de gecikilmiş olsa da dünyanın kabulüdür. İyi bir bireyinde ancak ve ancak iyi ilişkilerle çevrelenmiş bir ailede yetiştiği kaçınılmaz bir gerçektir. Bu gerçeğin nizam ve usulünün yaratmış olduğu davranış güzelliğini şimdi neden yaşayamıyoruz!.. Acaba çocuklarımızın ana karnındaki henüz cenin esnasından olmak üzere, dünyaya geldikten sonrada onları büyütüp ve geliştirirken şimdinin biz anneleri zihnimiz ve yüreğimiz kendilerini ve muhataplarını anlamak ve tanımak noktasında ki ilişkilerinde önceliklerini yani benliklerini meydana getiren parçalarda genotiplerini (dominant) organizmada çevresel etkenlerin daha çok bireye hizmet ettiği özelliklerine mi teslim edildi. Yani kişinin fenotipi dış görünüşüne yansıma etkisi adeta genotipini kovalarcasına yaşam gayesini mi unuttu!.. Şunu demek istiyorum: Çağımız gençlerinin çoğunlukta model aldıkları davranış kalıpları, görme yerine bakma, okumak yerine şöyle bir göz atmak, anlamak ve anlatabilmek yerine, ben ve benim egom (egosantrik) sen değil ben değerliyim kabulüyle yürekleri ve düşünceleri paralel olarak değil, sadece büyüyen egolarla karşı karşıya kaldığımız insanlarla gerek aile içi, gerek toplumsal ilişkiler de sıkıntılar hatsafada yaşanır hale gelmiş durumda. Hal bu ki normal bir bireyden beklenen ben kimim, ben, diğerleri ve sorumluluklarım sorusunun sorularak insani adresin bulunmasıyla ancak, zihinsel ve duygusal olgunluğunu kazanabilmiş ilkesiyle oluşacağına inancımla birey kimdir? Ve insanlık adresindeki aile ve toplumla uyumunun önemini okuyucularımla paylaşmak istedim.

Birey Kimdir?

Birey toplumun etkin ve sorumlu bir üyesidir. Başlangıç noktası da gençliktir. Çünkü, bu çağ; öğrenme, bilgilenme ve anlama çağıdır. Öğrenilenlerin sırası geldikçe kullanılması demektir. Anlamak ise kazanılan bilgilerin sebep-sonuç ilişkilerine dayandırılmasıdır. Yani ''derinliğe inerek anlayışa dönüştürülmesidir''.

Çocukluktaki yetişme biçimi gençlikte, ergenlikten itibaren zihindekiler ile toplumun sunduklarını birleştirerek zihin laboratuvarında analiz etmeye başlarken, genç kendi iç dünyasında kendine sorular sorarak bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta ayrı bir insan, ayrı bir kişilik olarak görülmüş, sözlerine kulak verilmiş ve davranışları yorumlanmış biri ise hem süreç hem de sonuç itibarı ile bu O'nun en büyük kazanımı olur. Çünkü hepimizin bildiği gibi dengeli kişilik oluşumunda ana-baba'nın (ailenin) katkıları büyüktür. Eğer ana-baba inançlarımız, eskimeyen geleneksel yöntemlerle çağdaş eğitimin ilkeleri arasında denge kurarak ve ana-baba'lığın doğal yeteneklerini eğitimle dokunmuş bir beceri olarak sanata dönüştürebilmiş ise pozitif atmosferin ikliminde kişilik geliştiren bir genç topluma kazandırılmış olur. Bu kazanımlarla donatılan genç ''Ben, sorumluluklarım ve diğerleri değerliyiz'' cevabıyla bineceği istasyonu belirlemiş olur. Bu noktaya kadar ki benliğini oluşturan duygu, düşünce ve davranışlar bütünüyle, başkaları ve çevresiyle ilişki alışverişinde bulunduğu sıralarda geleceğe dair hayaller kurarak hedefini de oluşturmaya başlar. Bu ilk başlayışta ALLAH'ın kendisine sunmuş olduğu Zihin ve Akıl rezerviyle zamanın çok kıymetli olduğunu, emek harcamadan hedefe varılamayacağını da öğrenen gençtir. İçinde bulunduğu gelişimin kazanımları ve yeni öğrenimler ile karşısına çıkacak yeni durumlara da yeni çözümler üretilerek sonuç alınacağını öğrenerek olgunlaşır. Bu olgunluğun içerisinde ayağı yere basan insanları insan yapan değerler birinci öncelikler olması halinde kendine ve topluma faydalı bir insan olabileceği gerçeğini, yine biz yetişkinlerin rol modelliği ve yönlendirilmesi kaçınılmazdır. Hal böyle olunca da bu birey, sorumluluklarını basamak basamak oturtarak toplumsal eksene koyar. Söz konusu eksenin fonu, bireyin bakışıyla ve değerlendirmesiyle ya yumuşak ve kucaklayıcı veya sert ve iticidir. Bu tespitimden hareketle birey toplumun etkin ve sorumlu bir üyesidir yorumlarımı siz okuyucularımızla paylaşmak istedim. ''Ambarınızda ne kadar çok ürününüz varsa, pazarda da o kadar söz hakkınız vardır'' sözünden de anlaşılacağı gibi, her ailenin ve her toplumun en önemli kaynaklarından biri olan gençlere öncelikle nitelikli bir yatırım yapıp sonra geri dönüş bekleme hakkımızın olduğunu düşünmekle beraber, toplum olarak hemen herkesin de aynı düşünceleri taşıdığı kanaatinde olduğumu da belirtmek isterim. Burada, birey tanımında kız ve erkek ayrımı yapılmadan birlikte ele alınmalı, aksi takdirde kişisel gelişim tamamlanamayacağı gibi, toplumları toplum yapan ailedeki temel dinamik olan kadının (annenin) bir ayrıma maruz kalması, toplumsal gelişimin de en önemli kolonlarından birisinin gücü taşıyıp, yansıtmasında ve sorumluluklarının hesap verebilirliği noktasında çöküşe uğrayacağı hepimizce malumdur. ''Bilindiği gibi, bir bina için sütun, bir doku için hücre, bir tarla için tohum ne ise, bir toplum içinde aile odur.''

Şunu demek istiyorum, Toplumun en güçlü statiği olan aile dinamiğindeki insan yetiştirmenin mimarı olan annelere gençlik döneminde yatırım yapılmadığında. Çocuğun topluma taşıdığı insani, vicdani ve ahlaki öğeler eksik ve engelli kalacaktır. Bu anlamda ailelerce tohumu ekilen ve geliştirilen kişilik yapısının devlet ve ülkeyi yöneten siyasal iktidarlarca da desteklenmesi ve her vatandaşına (bireye) eğitim öğretim anlamında eşit mesafe, eşit imkanlar adil ve adaletli bir hukuk düzeni içinde sunmayı misyon edinmesi ülkelerin en değerli mirasının gençlik olduğu ilkesiyle, milli ve manevi değerlere sahip çıkılması yasalarla ve gerekli koşulların hazırlanmasıyla bir politika uygulaması, ebeveynlerinde işini kolaylaştıracağını düşünmekteyim. Geçmişteki büyüklerimiz çağımızın gereksiz uyaranlarını görüp tanışmadıkları için onların insani kimyaları bozulmadan çocuk yetiştirdiler. Ancak günümüz insanları bugün hiç olmadığı kadar, devlet'ten değerleri küresel çağın pompaladığı yabancı kültürler karşısında koruması için anlamlı ve derin bir ihtiyaç duymaktadırlar. Çünkü, gençliğin birey olma yolculuğunda ki sosyal etkileşimlerinde devlet ve yerel yönetimlerin sorumluluğunun: İnsan'ın bir vasıta değil gaye olduğu bilinç, duygu ve yönetim ilkesiyle; ailelerin sorumluluğu kadar hatta daha fazlası kadardır diye düşünmekteyim. Kısaca; her aile, sosyal-kültürel, spor, siyasal, ekonomik alanlarda kendilerini ve çocuklarını yetiştirebilmek adına mevcutlara ilave örgün ve yaygın eğitimler alan ve mekanlarına dünden daha fazla ihtiyaç duyulduğu da bir olgudur. Tam bu noktada öğrenciyken yaşadığım ve olumsuz olduğu için beni üzen bir tespitimi de paylaşmak itiyorum; 12 Eylül 1980 öncesi öğrencilik yıllarımda İnsan, Devlet ve Millet uğruna değil, sadece dış mihraklarla birlikte, kendi çıkarları için ülkemiz gençlerini kardeşi kardeşe kırdırmak suretiyle, o dönemin karanlık cenahları tarafından bir takım gruplar kurularak, bir kamuoyu oluşturulmuştu. Gençler üzerinden de nicelik sağlanıyordu ve orta öğretim lise demeden sınıflara gelip rahatlıkla biz orta okul ve lise öğrencilerini dernek ve lokallerine, önce kibarca davet ederlerdi. Davete uyulmuyorsa sonrasında tehditle çağrılırdık. Bir keresinde bende lokale gittim. Konuşmalar, davranışlar ve belirlenen hedefler, bize çok yabancı olan kavramlar uğruna ölmek ve öldürmek üzerineydi. Korkmuştum! Allah babamdan razı olsun. Servetini ve canını kaybetmek uğruna dokuz çocuğuna kanat gerdi. Daha sonraki yıllarda olgun kafayla düşündüğümde, meğer toplumda var olan çeşitli sorunlara yeni sorunlar eklenmeye çalışılmış. Yerli kültür bitkilerimiz yabancı kültür hormonlarıyla yabanileştirmek istenmişti. Bunlar acı ama ülkemizde yaşanan gerçeklerdi. Yine bildiğim bir gerçek var ki, çaresiz ailelerin benim dönemimin çok nitelikli gençlerini kaybettikleriydi. Demiştim ya; insan gençken öğrenir, dış dünyasındakileri sentezler ve kendine yön verir. Bazen de şartlar bireyleri hedeflerine geç ulaştırır, sabırlı olmak lazım. İnsanlar, kazanacaklarını amaç belirlemeden hırsla kazanmaya çalışırlarsa, bu yolda bazı değerleri kaybedebilirler. Halbuki, ''Hayat sınavı herkesi bir yerde mutlaka yakalıyor'' O halde hayatın en güzel ve en lezzetli yanı mensup olduğumuz medeniyet ve kültür ekseninde yaşayarak geleceğe bakmak ve ahirete hazırlanırken de bireyden başlayarak yetişkinlik yolculuğunda ki insan olmanın rollerinin sorumluluğunu yerine getirmenin şerefi ile de yaradana hesap vermek üzere ahirete intikal ile orada mukim olmaktır. Böyle bir yaşam yolculuğunun da zemininin aile ve devlet yöneticilerinin sorumluluğunda olduğu unutulmamalıdır. Şunu demek istiyorum: Yaradılışa uygun yetişecek gençlik ortamı hazırlanmalıdır ki, yaşamın gayesinin insanoğlunun en büyük hedefi olduğu gençliğin ilkelerinden olabilsin!. Buradan hareketle İdeal ve realitenin ortak faydasını yakalama şuuru bireylerden önce, devlet yapısında görülmeli ve hissedilmelidir diye düşünenlerdenim. Bu anlamda Devlet ve siyasal iktidarlar milletini yüceltebilen anayasalar ve kanunlar yaparlarken, birinci önceliklerinin insanı yetiştiren ailelerdeki eğitimin niteliğini yükselterek gençlik kaynağını yabancı öğreti hormonlarından koruması gerektiğinin sahiplenmesiyle tıpkı, Lokman Hekim'in oğluna dediği gibi; ''oğlum: mide dolduğu zaman düşünce uyur, hikmeti dilsiz olur, azalar Allah'a ibadetten geri kalır.'' Bu adresten, insana bakıldığında insan zenginliğimize daha fazla sahip çıkılması gerektiğini sizlerle paylaşmak isterim.

Ve bu düşüncem ile diyorum ki, bireyin gerçek bir insan olma yolunda ki eğitim ve öğretimin ana karnından başlayarak ölüme dek olan sürecin kişinin hayata projeksiyon açarak yaşam felsefesini oluştururken aile, toplum, okul, stk.lar ve devlet olarak bireyin gelişmesinde mesuliyetimizin büyük olduğunu unutmamalıyız. İdeal ve fikir sahibi olmak kişilerde her zaman lokomotif bir güçtür ve fertlere manevi bir güç katacağı devletin ilkesi olmalıdır.. Aksi takdirde bize ait olmayan düşünce ve davranış kalıpları içerisinde, bize ait bir kişilik aramak gerçeğe aykırı bir beklenti olacaktır. Sonuç olarak: iyi yetişmiş bireylerin geçmişten öğrenip, şimdiyi ise bakarak değil görerek gözlemleyen ve geleceğe kendi değerleriyle içinde yaşadığı çağın beklentilerini planlayan bireyler yetişmesi hepimizin insani, vicdani, islami ve hukuki görevi olduğunu unutmamamızdır... Gerek bireysel gerek aile ve gerekse toplum yaşamımızda; Büyük Alim Bediüzzaman'ın dediği gibi ''Gözümde ne cennet sevdası, ne cehennem korkusu var. Hakkın hatırı alidir. Hiçbir hatıra feda edilmez düsturu hepimizin yaşam kılavuzu olması dileğimle...

Ulusal ve siyasi ‘’Yeni Söz Gazetesi’’nde 04.08.2015 tarihinde yayınlanmıştır.

Zekiye Çapan

Psikolojik ve Eğitim Danışmanı

www.icdem.com/Facebook:ZekiyeÇapan

GSM: 05337438555

İŞ: (0212) 6092526/6092625

01.08.2015